• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Ana Sayfa




BİR YALNIZ ADAMIN HİKÂYESİ

Bre şair anlat biraz

Evini arar ruhum

Yorgun

Ve güneşin aynalarına saklar umudunu

I.

Belli ki birini bekler

Koyar ellerini alnına

Kırpıştırır gözlerini

Bakar uzaklara yalnız adam

 

Harman yeri

Gizli bir ırmağın rüyasıdır

Hazin bir tarih dökülür dizilmiş taşlardan

Belki ortası şehrin, gökdelenlerin

Belki utandığından yaşlı meşe ağacından

Apartman altlarına inmiş kafeler

Evindeki cehennemden kaçan insanları saklar.

 

Anlamsız bakışlarla trenlere binen

Trenler ki taşıdığı gönüllerden habersiz

Gönüllerde sabahlayan rüzgârlardan

Mavi ateşlerden habersiz

Nerde ineceğini bilmeyen

Ve arkadaşlarından ödünç aldığı ellerini kaybeden gençlerin

İlk vagonda sırılsıklam geçmişiyle yatan işçilerin

Varlığından habersiz

Bağlamıştır kollarını koynuna.

 

Gün olur

Hem orada, hem burada

Ulu çınarların gölgesinde

Son saatinde metro istasyonlarının

Beyaz bir bulut konar saçlarına

Beklenir.

 

Gün olur

Belki gelir

 

Bir atımlık ok aslında bu hikâyenin hepsi

Bir ağaç gölgesinde dinlenmek gibidir hayat

Oyun ve eğlenceden ibaret

Kimi gider saplanır böğrüne

Dövünür kimileri de ellerini vurarak dizlerine

Yırtıcı kuşlardır, bilirim konan pişmanlığın üzerine

 

Güneşten aynalar tutarak göçmen kuşlara

Öyle sessiz, öyle sinsi

Toz dumandır yıldızlara karışmış hatıralar

Kıpırdayamazsın bile

Dün doğdum daha, kundaktayım sanırsın

Sınandığını daralan nefesinden anlarsın

 

 

II.

Korku ırmak olur akar, bugün caddeler kalabalık

Cehennem ateşi yakarlar insanlar birbirlerinin üstünde

Yitirilmiş merhametin annesidir aslında

İnleyen ayaklar altında.

 

Söylentilere göre daha anneler getirilecekmiş buraya

Şehvetini kusan yalnızlığa ve küfreden beyaz bulutlara

Elindeki telefondan başka hatırası olmayan

Saklayacak yer arayan kin dolu gözlerine

Düşmanıyla barışık, dostuyla savaşan

Bazıları tarafından.

 

Korku ırmağı caddelerde

Kurarlar intikam törenini

Cömert kadınlara

Ve henüz kibirle tanışmayan çocuklara

 

İnfaz geceye bırakılır

Kırmızı, mor, turuncu salkım salkım geceye

Bir elinde karanfil belli belirsiz

Bir elinde öfke okyanuslar kadar sessiz

İdamlıklar duymasınlar diye sabah ezanlarını

Bir elinde yine öyle uzun

Öyle zalim, öyle maviyi inciten geceye

 

Komşular, mübaşirler ve boynunda urganla dolaşanlar

Buluşanlar pastane köşelerinde

Seyre dalanlar denizi dalgın

Kına yakanlar dağların kızıl yamaçlarına

Ve mahcup saklananlar kendi yüzlerinden

Aşkı tanımamış, aşkı taşıyamamış, aşka doymamış

Aşka yenilmiş bir savaşçının mızrağı paramparça

 

Bir de

Ben bu çarşıların ciğerini bilirim

Ben bu kadınların

Diye bağırarak giden bir adam vardı.

 

Yalnız adamın başı önündedir

Kısa bir ömrün rüzgârlara verilen öfkesi

İki elinin arasında ağırlaşan

 

Park lambaları yanan belediye araçları

Fosforlu giysileriyle görevliler

Uzun burunlu şapkaları

Naylon eldivenlerin hışırtısı yalnızca

Sayıyor ve not ediyorlar sarı bir deftere

Cesetler listesine

Kendi adlarını da yazıyorlar bazen

 

Yarının hazırlıklarıdır

 

Kapana düşmüş tilki gibidir

Bir köşede

Titrer yalnız adam, kalbi yoktur yanında

 

Kadınlar burcu burcu kokan uykularından

Beyaz, berrak ve bekleyen sabırla

Taze yataklarından

Alındılar

Atıldılar kentin pörsümüş ruhunun uçurumlarından

 

 

III.

Bir ses düşer ortaya, biraz geride kalır bakışların

Sözün gelişi kara sevdalı, kalabalıklar anlamasın diye

Her zamanki gibi uzaklarda unutmasınlar gözlerini

Vurmasınlar mavi kuşu kanatlarından

Çekirgeler talan etmesinler diye zeytin ağaçlarını

 

Bir ayakkabı bağının, bir ateşlenmemiş fitilin fiyatını sorarken müşteriler

Bir ses düşer ortaya, siler süpürür diğer sesleri

 

Yalnız adam atlar kıyısından korkularının

Şimdi yanındadır kalbi

Ve en büyük zaferdir kazandığı

Karşılaşınca tanır içinde akan ırmağı

Uzak durur parklarda korkularını gezdirenlerden

Şarkı mırıldananlardan kendi kendine

Kırmızı akrepler saklayanlardan bugünün anısı olarak

Dilinde yosun tutmuş bir çiçeğin rengini taşıyanlardan

Biraz da görmediği, bilmediği dağlardan

 

Baktı ardından

Ağladı

Güneşin arkadaşı, toprağın kadim dostu olarak

 

Korku ve öfkeyle yontulmuş bir bıçağım olsun isterdim

Yalnızca bu şehrin aldatılmışlıkları çağırsın beni

Alnındaki sönmemiş son yıldız olayım

Tanımasın, örtmesinler üzerime gözlerini

Kırık kalbimin kurbanı olarak dolaşayım ortalarda

Ardımdan karınları ağrıyıncaya kadar gülsün insanlar

Birbirlerine göstererek uzun parmaklarıyla

 

Issız bir öfkeyle başlayayım

Bir tsunami sonrası rastladığım ilk insana

Sarılayım

Sana

 

 

IV.

İnternet taşımıyor yükünü yüreğimin

Virane olmuş gönül haneleri uzak benden

Savaş her gün kızışır, kızılca kıyamet

Kahverengi tütsüler ve çelik halatlarla çekilen meydanlarda

Sen yoksun işte

Yabancı bir sesten başkası değil cep telefonu

 

Kudurmuş bir köpeğin ağzı gibi çarşılar

Boş boş bakıyor bulutlara ulaşmış dalgalara

Gülümseyen yüzünden geriye bir şey kalmıyor

Şarkı söylüyor, seviniyor çocuklar kendi ölümüne

Ardından koşan hikâyeden habersiz

 

“Denizin dibinde demirden evler” yok artık

Şehir de, yıldız da, dudaklarında donmuş söz de

Yani demem o ki,

Buralarda ıslanmış ne varsa yalnızlığımla ilgili

İnsanların utandığı ne varsa

Bana aittir

 

“Bir gün umut başını alıp gidince oğlum” derdi dedem

“Sen bana lazımsın”

 

O günler geldi çattı sonunda

En iyisi

Gülümsemek ve hatta bağdaş kurmak sessizce bir köşede

Şimdi hakir görülen ve öfkeyle oturan

Kendi acısıyla sarmaş dolaş bir hikâyenin

Adresinde bulunamayan bir katilin arkadaşıyım

Asık suratlı ve aşktan uzak

 

Sahi biz kaç kişiyiz

Kaç mevsim geçti yalnızlığımızın üzerinden

Harap olmuş kentin tuğlalarıyla ve kedileriyle

Kardeş olduğumuzu cana yakın ve doğurgan kadınlarla

Kim söyler

 

 

V.

Yalnızlığım gidiyor işte boynu bükük

Koynunda ben varım yeni yalnızlığımla

Çok eskiden çekilmiş bir resmimi

Sızlayan gönlümü de alarak yanına

Gidiyor işte yalnızlığım

 

Öperek alnından son yalnızlığımı

Yalnız kalsın, tutunsun yine yalnızlığa diye

Çalmasın hırsızlar kanayan elleriyle

Ve buruşturup atmasınlar kenarlardaki çöplüğe

Ve yalnızlığım korusun beni yalnızlıktan diye

Biraz da ürkek, tedirgin yalnızlığımın alışkanlığı ile

Arka cebimde taşırım, yoklarım arada

 

Çok şükür yalnızlığım duruyor yerinde

Gelince çoğalan, gidince çoğalan

 

Ben bu adamın ciğerini bilirim

Af dilemesi aldatmasın sizi

Diye bağırarak giden bir başka adam gördüm

İşaret parmağının ucunda ben vardım

 

 

VI.

Binbir suratlıdır yalnız adam

Sürüngene benzer daha çok

Korkutur yılanları yuvasından yumurta çaldığı leyleklerle

 

Süt dökmüş kedi gibidir bazen de

Korkar gördüğü tuhaf rüyalardan

Hesap gününden

 

Ayrıntılarıyla konunca önüne

Aklından geçenlerin bile kaydedildiği tutanaklar

İsteyince haklarını

Sümüklü böcekler, salyangozlar, karıncalar

Ta kutuplarda açlık sınavındaki ayılar

Sıra gelmemiştir insanlara daha

 

Korkar hesap gününden

Orta yerinde mahşerin ve gözlerinin önünde herkesin

Dikilirler karşısına birer alacaklı edasıyla

 

Yalnız adam it gibi korkar yalnızlıktan

Köpek taklidi yapar havadaki turnalara

Havlar sarp kayalara kusmuş kertenkelelere, kelebeklere

Toprak duvarlarına evlerin

Uzun bacaklarına çekirgelerin

 

Kabaran ve öten horozlara

Yarasalara

Baykuşlara

 

Korkar havlar, havlar korkar yalnız adam

Bulabilirse şöyle ıssız bir dost gölgesi

Eşek olmak bile geçer aklından

 

Gerinir kendine gelir

Merhamet biriktirir

 

Demem o ki

Kızmaya görsün yalnız adam

Çiftesi gibidir uysal atın

Kendini vuran, kendini uzatan cesetlerin üzerine

Kendini döven

 

 

VII.

Bazen öyle, bazen böyle, insandır nihayet

Korku avlayan yalın kılıç işlek meydanlarda

Eğilmeyen, bükülmeyen, uğramayan pazarlara

Dimdik yürüyen ve yürüdüğü yeri yol eyleyen

Kendi kendini yiyen acıkınca

 

Adam dediğin yalnız olur

Kıskananı olur

Tökezlesin diye bekleyeni olur

Bir yudum suyu esirgeyeni olur

Düşmanı olur

 

Düşman dedikse yabancımız değil

Dans ederken gözlerini kapatan ve mavi sözler gezdiren cebinde

Anlamsız işaretler koyan tahta kapılara

Ve beslenen insan etiyle

 

Düşman dedikse yabancımız değil

Sevimlidir yüz yüzeyken

Hayatını verir sandığın senin için

 

İçimizden biri işte

Altından kol saatine gizler ihanetini

Ya yeraltından yürür, yahut çıkar göklere basar

Gizlemek için ayakkabı numarasını

 

Ah ne çok tanıdık var

Ellerim nasır tutar, plastik eller ağırlamaktan

 

 

VIII.

Ağır bir sınavdır bu

Biriktirdiğimiz

Korumak için bir kenara bıraktığımız insanlığımızı

 

Sabah akşam durmadan

Saymayı bile beceremediğimiz bir türlü

Hareket hâlindeler çünkü

Karıştırıp yeniden saydığımız davarları

 

Bir kış günü

Köy meydanında

Parçalıyor aç kurtlar hayvanları

 

Paylaşıyorlar yükümüzü aslında

Belki adaletidir hayatın

 

Hayır

Ağır gelir bundan fazlası

Çünkü kısrak gibidir şiir

Yorulur

 

Öfkeyse kılıcıdır fakirin

Çıktı mı kınından

Alıncaya kadar hakkını

Dönmez yerine

 

Tarla çapalayan kadınlar bir de

Yalnızca gözleri, elleri ve sarı entarileridir görünen

İsyandır, öfkedir gölgelikte ağlayan çocuklar

 

Kaçacak delik arayacaklar bir gün

Bizim de var bir bildiğimiz

Diye homurdanarak dağlara tırmanan bir adamı

Anlatıyordu bir başka adam kalabalıklara

 

Sıralanır omuz verirler güneşe karşı

Hayaller uçuşur tepelerinde dönen kırlangıçlarla

Terler bedenleri

Alt oldukları nefesin hasreti sızlatır burun deliklerini

Bir kadın her zaman kadın olur çünkü

Su ve bulutlar şimdi en kıymetli şey

Ekmek gelir sonra

Akşam olursa şayet, iki odalı ev bir de

 

Tarla çapalayan ırgatlar

Sıra sıra kuşlar konmuş gibidir uzaktan

Ne çarşılar, ne ölümler, ne de yokluktur onları korkutan

Sadece bugüne aittirler

 

İçlerinden birisi sevgilimdir

Çakır gözlü

Uzun boyludur

Bin saat bekler kırpmadan gözlerini

Kavil saati dolunca ve gelmeyince beklediği

Başlar beklemeye yeniden

Yeter ki inansın gönlündekine

 

Çünkü beklemektir aşk

 

Bir de dedemin yadigârıdır

Saklanmıştır sandıkların derinliklerinde

Yoklanmış, koklanmıştır her eleğimsağmadan sonra

Buzağı böğürtüleri, karıncalar çanlarını çalar aralıksız

Çünkü eşkıya bastığında güpegündüz

Masum ve öksüz evleri

Yerle bir olur evler

Kalır aşk

 

Gün olur

Büyür toprağın öfkesi

Gittiği gibi gelir yalnız adamın şövalyeleri

Yanar şehrin ışıkları yeniden

Gün olur

 

 

IX.

Cehennem ateşi yakar kalabalıklar

Birbirinin üstünde

Ardından bakınca ip gibi uzayan

Ve dağların ardından kaybolan yollar

Ulaşır bildik bir mevsime

 

Bağdaş kurup gelmeni beklediğim bu hayatta

Ölümden ötesi yok

Çünkü beklemektir yiğitlik

 

Boynundaki çıngıraktan kaçar keçiler

Can havliyle

Köpürür yorgun bir köpek gibi

Salyalar salar göklerin maviliklerine

Yanık türküler söyler

Belki Kürtçe ağıtlar yakar

Ağıtlar yanar

Dağlar, yollar, çarşılar yanar

 

Ne unutur yaşadıklarını, ne hatırlar

Bazen eşkıya olduğunu sanır, eşkıyalarla savaşır bazen

Biraz menekşe, biraz bulut, biraz umut çıkınında

Umulmadık zamanlarda

En uzun yerinde gözlerinin

Çıkar gelir

 

Ağır adımlarla ve düşlerden ışıklarla

Sadece senin için gelir yalnız adam

Alır beni de yanına

Esirler bırakılacakmış bu akşam

Beyaz tülbendini takar büyükannem

 

Yalnız adam yalnızdır yine

Kurşunlanmış rüyalardan kalan eski bir türkü

Mahpushane duvarlarında ateş olur

Arkasından hançerlenmiş beyaz bulutlar

Gözyaşları zincirlere vurulmuş bir intikamın

Yağmur kokar yiğit yüreği

Sıkılmış yumruğundan başka bir söz yok yanında

Bir de Fetih sûresi kanat geren, su veren

Kuş sürüleri göklerde

 

Yalçın dağların yaslandığı adam

Sürme biriktirir sevdiğinin gözlerine

Gizli gizli ağlar köşelerde

Kirli mevsimler çökmesin üzerine beyaz evlerin

Düşmesin ellerine konan mavi yıldızlar

Bir sabah ansızın çıkar kapısından

Yalçın dağların yaslandığı adam

Yalnız adam

 

Kimseden kimseye fayda yok

Diye selvi söğütlerin başında bağıran

Bu kez meczup bir adam

 

Yalnız üşür

Yalnız dolaşır

Yalnız yaşar

Ve herkese hatırlatarak yalnızlığını

Gün olur

Yalnız ölür

Yalnız adam


Kâmil Aydoğan


 

NURİ PAKDİL İLE OTUZ YEDİ YILFRANSA, RUSYA VE İNGİLTERE PENÇESİNDE OSMANLI DEVLETİ-III
Kâmil Aydoğan - 10 Ekim 2015
Baki Kaya - 03 Aralık 2015

6 EKİM 2015 Salı günü, yakın dostum Baki Kaya ile birlikte, Üstad Nuri Pakdil’i, Çankaya Kuloğlu sokaktaki evinde ziyaret ettik.

*

Nuri Pakdil’i, 1976 yılının Ağustos ayında tanıdım.

Maraş İmam-Hatip Lisesi’nde öğrenciydik.

Edebiyat ve sanatla ilgilenen; okuyan, yazma heveslisi üç-beş kişilik bir grubumuz oluşmuştu.

Bizden birkaç sınıf ilerde bulunan merhum İbrahim Sarı başta olmak üzere, bizimle ilgilenen, bizi yönlendiren, bilinçlendiren ağabeylerimiz vardı.

Osmanlı Hükümeti bir yandan Fransa ile ittifak anlaşması yapmaya gayret ederken, bir yandan da harp işlerini bir düzene koymaya, memleket savunmasını, özellikle başkent İstanbul’un savunmasını güçlendirmeye yönelik tedbirler alıyordu. Bu meyanda yeniçeri ortaları Tuna kıyısına gönderilirken, bir yandan da orduyu takviye etmek için yeni asker toplamak üzere ferman çıkarılmıştı. Boğaz kalelerinin mühimmat ikmali yapılırken, Boğaz haricinde düşmanın asker çıkarabileceği bölgelere tabyalar inşa edilerek, buralara eğitimli askerler gönderildi. Bu sırada İngiliz donanması Bozcaada’da toplanmış bulunduğundan, Çanakkale Boğazı da takviye edilmeye çalışıldı. Sadrazam İbrahim Hilmi Paşa Ordu Başkomutanlığına atandı.

DEVAMI
DEVAMI
GÜNLÜKLER
02 Ekim 2015
FRANSA, RUSYA VE İNGİLTERE PENÇESİNDE OSMANLI DEVLETİ-II
Kâmil Aydoğan - 03 Ekim 2015
Baki Kaya - 30 Ağustos 2015

2 Ekim 2015 Cuma günü, eşim Semiray, kızlarım Hicran ve Ayşe ile Hilâl’in cenaze namazı için Gölbaşı Merkez Camii’ne gittik.

Daha önce de aynı camiye Hilâl’in babası, yakın dostum Hacı Duran Gökkaya’nın ve uzun yıllar birlikte çalıştığım makam şoförüm Kemal Yıldız Turan’ın cenazesi için gitmiştim.

*

Hacı Duran Gökkaya, Göksun’un Kızılcık köyünde doğmuştu.

Çoğumuz gibi yoksul ve yorucu hayatla tanışmıştı.

 

“Dünya tek bir devlet olsaydı başkenti İstanbul olurdu”

General Bonapart

 

Fransa, Osmanlının egemenlik haklarını ihlal eden davranışlarına rağmen, onu İngiliz ve Ruslardan uzaklaştırarak kendi ittifak sistemine dâhil etme emeli güdüyordu. Napolyon bu maksatla akrabası olan Korsikalı General Sebastiani’yi İstanbul’a elçi olarak göndermişti. Eğer General Sebastiani Osmanlıyla ilişkileri siyasi yollarla geliştirip, onu Fransa’nın müttefiki olmaya ikna edebilirse ne âlâ. Aksi takdirde Adriyatik sahilinde tuttuğu 25 bin kişilik orduyla Sultan’ı tehdit ederek, onu bu ittifaka ikna etmeyi planlıyordu.

DEVAMI
DEVAMI