• Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/kamilaydogannn?ref=hl
  • https://www.twitter.com/KamilAydogann

Ana Sayfa

09 Nisan 2017
Pazar

Kâmil Aydoğan

DOSTLARIMIZIN KIYMETİNİ BİLELİM

Avukat M. Ali Bulut'u çocukluğundan beri tanırım.

K.Maraş'ın Serintepe mahallesinde, birkaç sokak uzaklıktaydı evlerimiz, komşu sayılırdık.
Ben İmam-Hatip lisesinde okuyordum; O ise lisede.
Aynı yaşlardaydık ama biz O'nu bizden büyük sanıyorduk.
Gençliğimizde çok yakın olamamıştık; sanırım bundaki en büyük etken ayrı liselerde okuyor olmamızdı.
Kitapları koltuğunda, bizim mahallenin tozlu, çamurlu sokaklarından okuluna gider, okulundan gelirdi. Sessiz, terbiyeli, tevazu sahibi bir gençti.
Ankara'ya geldiğimizde daha yakın, daha samimi olmuştuk. Ailecek görüşüyor, hayatın zorluklarını paylaşıyorduk. Belki gurbet psikolojisi...
Bir dönem milletvekilliği de yapan avukat M. Ali Bulut geçenlerde aradı.
"Babam burada, Anakara'da. Görmek istersin diye haber vereyim istedim." dedi.
O sırada Hece Dergisi'nde Kısık Vadisi adlı romanımın baskısı için son işlemleri yapıyorduk.
"Hemen geliyorum." dedim.


***

Mehmet amca, bir arkadaşımın babası olmaktan öte aynı zamanda rahmetli babamın da yakın dostuydu.
''Köşürgeli Mehmet'' diye bizim evde sürekli adı geçerdi. Babam severdi kendisini.
Mehmet amca çalışkan bir insandı.
Öyle rastgele bir söz değil bu ''çalışkan'' sözü.
Belli ki O da benim babam gibi Maraş'ın bir köyünden gelmiş, Serintepe mahallesine yerleşmişti.
El arabasıyla elma, portakal, meyve, sebze satarken görürdük O'nu hep.
Sonra dükkân açtı.
En erken, en geç saatlerde bile geçsem Mehmet amca hep dükkândaydı. Mevsimine göre karpuz, patates, narenciye getirir, doldururdu dükkanını.
Kendini işine adamıştı.
Başında beresi, ayağında şalvarı ve ak sakallarıyla belki yetmiş yaşında bile durmadan çalışırdı.
Hatırladığım kadarıyla sekiz dokuz çocuğu vardı; hepsini elma, portakal satarak, gece gündüz çalışarak okuttu.
Babamla bir araya geldiklerinde en çok konuştukları konu, çocukların eğitim durumlarıydı. Birbirlerine bütün hikâyelerini defalarca anlatmışlardı.
İkisi de çocuklarının okuyor olmasından inanılmaz bir mutluluk duyardı.
Çocuklarının gelecekleri üzerine hayaller kurarlardı. Birbirlerinin hayallerini, düşüncelerini; acılarını, kederlerini, özlemlerini bilirlerdi.
Garibandılar.
Ellerinin emeği, alınteri ve sabırları vardı sadece.
Bir de arada bir bu hayal ve sabırlarını paylaştıkları, kader ortaklığı yaptıkları dostları.
''Maşallah, Köşürgeli Mehmet'in oğlu hakim çıkıyormuş.''
''Köşürgeli Mehmet'in oğlu hakim olmuş.''
''Demek ki buralardan da hakim çıkarmış.''
M. Ali Bulut'un hakim olduğunu sanırım ilk babamla paylaşmıştı Mehmet amca.
Hem nasıl bir gurur, nasıl bir sevinçle paylaşmıştı!
Tablacılık yapan adam, hakim yetiştirmişti!
Gurur duymakta haklıydı.


***

Hece Dergisi'nden çıktım, yürüyerek M. Ali Bulut'un avukatlık yaptığı ofise gittim.
Mehmet amcayı görmek ayrı bir heyecandı benim için.
Sanki babam gelmişti.
Elini öptüm, kucaklaştık.
Mutluydu.
Hayallerine ulaşmış bir adamdı; ve emeklerinin karşılığını almış bir adam.
Ankara'nın ortasında, oğlunun ofisindeydi. Oğlu milletvekilliği bile yapmıştı. Diğer çocukları da hepsi iyi yerlerdeydiler, hepsi umut ettiği gibi olmuştu.
Gurura doymuştu Mehmet amca.
Torunları da yetişmiş, onlar da iyi yerlerde okuyor, onlar da başarıya koşuyorlardı. Ama Mehmet amca için artık bunlar sıradanlaşmıştı.
Şimdi O, dostlarını arıyordu.
Tablacılık günlerinde geleceğe ilişkin kurduğu hayallerin heyecanını paylaştığı dostlarını.
Eski günleri konuştuk. Babamı daha uzun konuştuk. "Sizlerle gurur duyardı," dedi, "bütün umudu sizlerdiniz."
Ağlamaklı oldu.
"Sana bir soru sorayım." dedi.
İkili koltukta yan yana oturuyorduk.
Elinin biriyle de elimden tutmuş, bırakmıyordu.
"Başına bir iş gelse; Allah korusun trafik kazası geçirsen, cüzdanını çaldırsan ve beş parasız kalsan, ıssız bir yerde ummadığın bir sıkıntıyla karşılaşsan; kardeşlerinden, çocuklarından başka arayabileceğin dostların var mı?'' dedi.
Düşündüm...
"Çok değil ama, bir kaç tane var." dedim.
"Çok iyi," dedi. "Benim yok. Hepsi öldüler."


***

Sonra derin derin düşündü, bir hikâye anlattı; ibretlik bir halk hikâyesi.

Hülasa:
"İnsan güçlü kuvvetliyken kuzu yemeye gelen çok olur. Çevrende bir yığın insan olur. Onlar gerçek dostların değildir.
Zor gününde aklına gelenlerdir dostların.
Herkesin uzaklaştığı bir sırada, yardımına koşandır dostun.
Kaldılarsa şayet, onların kıymetini bil.
Benimkilerin hepsi öldü.''

NURİ PAKDİL İLE OTUZ YEDİ YILFRANSA, RUSYA VE İNGİLTERE PENÇESİNDE OSMANLI DEVLETİ-III
Kâmil Aydoğan - 10 Ekim 2015
Baki Kaya - 03 Aralık 2015

6 EKİM 2015 Salı günü, yakın dostum Baki Kaya ile birlikte, Üstad Nuri Pakdil’i, Çankaya Kuloğlu sokaktaki evinde ziyaret ettik.

*

Nuri Pakdil’i, 1976 yılının Ağustos ayında tanıdım.

Maraş İmam-Hatip Lisesi’nde öğrenciydik.

Edebiyat ve sanatla ilgilenen; okuyan, yazma heveslisi üç-beş kişilik bir grubumuz oluşmuştu.

Bizden birkaç sınıf ilerde bulunan merhum İbrahim Sarı başta olmak üzere, bizimle ilgilenen, bizi yönlendiren, bilinçlendiren ağabeylerimiz vardı.

Osmanlı Hükümeti bir yandan Fransa ile ittifak anlaşması yapmaya gayret ederken, bir yandan da harp işlerini bir düzene koymaya, memleket savunmasını, özellikle başkent İstanbul’un savunmasını güçlendirmeye yönelik tedbirler alıyordu. Bu meyanda yeniçeri ortaları Tuna kıyısına gönderilirken, bir yandan da orduyu takviye etmek için yeni asker toplamak üzere ferman çıkarılmıştı. Boğaz kalelerinin mühimmat ikmali yapılırken, Boğaz haricinde düşmanın asker çıkarabileceği bölgelere tabyalar inşa edilerek, buralara eğitimli askerler gönderildi. Bu sırada İngiliz donanması Bozcaada’da toplanmış bulunduğundan, Çanakkale Boğazı da takviye edilmeye çalışıldı. Sadrazam İbrahim Hilmi Paşa Ordu Başkomutanlığına atandı.

DEVAMI
DEVAMI
GÜNLÜKLER
02 Ekim 2015
FRANSA, RUSYA VE İNGİLTERE PENÇESİNDE OSMANLI DEVLETİ-II
Kâmil Aydoğan - 03 Ekim 2015
Baki Kaya - 30 Ağustos 2015

2 Ekim 2015 Cuma günü, eşim Semiray, kızlarım Hicran ve Ayşe ile Hilâl’in cenaze namazı için Gölbaşı Merkez Camii’ne gittik.

Daha önce de aynı camiye Hilâl’in babası, yakın dostum Hacı Duran Gökkaya’nın ve uzun yıllar birlikte çalıştığım makam şoförüm Kemal Yıldız Turan’ın cenazesi için gitmiştim.

*

Hacı Duran Gökkaya, Göksun’un Kızılcık köyünde doğmuştu.

Çoğumuz gibi yoksul ve yorucu hayatla tanışmıştı.

 

“Dünya tek bir devlet olsaydı başkenti İstanbul olurdu”

General Bonapart

 

Fransa, Osmanlının egemenlik haklarını ihlal eden davranışlarına rağmen, onu İngiliz ve Ruslardan uzaklaştırarak kendi ittifak sistemine dâhil etme emeli güdüyordu. Napolyon bu maksatla akrabası olan Korsikalı General Sebastiani’yi İstanbul’a elçi olarak göndermişti. Eğer General Sebastiani Osmanlıyla ilişkileri siyasi yollarla geliştirip, onu Fransa’nın müttefiki olmaya ikna edebilirse ne âlâ. Aksi takdirde Adriyatik sahilinde tuttuğu 25 bin kişilik orduyla Sultan’ı tehdit ederek, onu bu ittifaka ikna etmeyi planlıyordu.

DEVAMI
DEVAMI


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam16
Toplam Ziyaret82655