• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Cemal Nar'ın Kâmil Aydoğan başlıklı yazısı

http://www.cemalnar.com/index.php?Git=Dostlar&Durum=Dost&id=44


Ben Andırın’a geldiğimde bir tek caminin imamı Yusuf Bozdağ idi. Sezai Kurtaran Beyle aynı bekâr evini paylaşırlardı. Aslen Döngele köyünden olarak komşumuz sayılırdı. Ben Maraş’ta okumadığımdan maalesef buradan mezun olanları tanımıyordum. Ancak yeri geldikçe tanışıyorduk arkadaşlarla.

Sanırım Yusuf Bey öğretmen oldu ve gitti. Kadere bakınız ki aynı yolu izleyen yeni bir arkadaş geldi ilçemize imam olarak. Kamil Aydoğan. İlginç bir görüntüsü ve kişiliği vardı. Kısa zamanda tanıştık ve seviştik. Aramızda çok benzer yanlar olduğu gibi, çok benzemez taraflarımız da vardı. O zamanlar görmediğim ama adını çok duyduğum Kertmen köyünde 1956 yılında doğmuş. Maraş İmam hatibi bitirmiş. Oradaki maceralarını anlatırdı bazen. Ramazan ayında İmam hatipte bir öğretmen olarak içip içip de sarhoş olmanın bir bedeli olmalıydı ve üç beş samimi arkadaşın planıyla kafaya geçirilen bir çarşaf ve atılan birkaç tekmeyle bu bedel icra edilmişti. İsmail Akben hocamızın ilk müdür olduğu günlerde onun başına açtıkları bu beladan gençlerin samimiyetine inanan müdürün onları nasıl kurtardığından falan bahsederdi. Devrimci bir yanı vardı hep. Sonraları muhterem babası ile de tanıştık. Yıllar sonra kardeşi Feramuz talebemiz olacaktır İmam hatipte. Yine yıllar sonra bir şohben kazasıyla yakacaktır bizi.

Tanıştığımızda Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde okuyordu galiba. Bitirince öğretmen oldu. Hatta lisemize müdür de olmuş sonraları. Böylece imamlıktan öğretmenliğe geçmişti. Tabi o günlerde bekârdı. Hücrede yatar kalkardı. Güzel vasıfları vardı. Bir kere okurdu. Nuri Pakdil ve Edebiyat mensubuydu. Konuşmasında etkilendiği Üstatları Pakdil ve Necip Fazıl’ın etkisi vardı üstünde.

O camianın tipik bir karakter yapısı vardır. Az konuşur, vurgulu ve havalı konuşurlar. Duruşlarında büyük bir özgüven vardır. Vakar ile kibir arası bir tavırdır bu. Adamına göre değişik kullanırlar. Özellikle öğrencilere karşı önce çok çarpıcı, sarsıcı bir üslupla konuşurlar. Onlardaki boşluğu saygı ve heybetle doldurur, üzerlerinde otorite kurduktan sonra yeni baştan kendi üstatlarını okumaya yönlendirirler. Aynı tavır ve üslubun adamı olan Kamil Bey de Edebiyat Dergisinde yazardı o zamanlar. O yazılar erken dönemde “Köy Yazıları”nı oluşturdu.

Ben Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenci iken bir müddet takip etmiştim o dergiyi. Nuri Pakdil’in o zamana kadar çıkan kitaplarını okumuştum. O sıralar üstünde düşündüğüm “Batılılaşma” olgusu üstünde “Batı Notları” kitabını çok beğenmiştim. Ama dilinin kurgusunu sevsem de aşırı uydurukça bana giran geliyordu. Benim kültürümü katleden bir silahı sırf sevdiklerim kullanıyor diye benimsemem mümkün değildi. Bir de sola bu kadar değer vermek de neyin nesiydi? Ya onlar tarafından takdir görülerek övülmekten gurur duymak? Bunlar ezilmiş insanların ezenlere karşı onurlarını kurtarma çabaları gibi saçma gelirdi. Aşağılık duygusu gibi bir şeydi bu. Bizi sürekli aşağılayan, inancımızla alay eden bu kâfirler bu kadar kıymete değmezlerdi. Bıraktım. Bunda biraz “Mavera”nın da etkisi olmuştur.

Bir de benim davam İslamî ilimlerde ilerlemekti. O camianın ilimle de araları çok iyi değildi. Ancak en büyük yaramız olan Batılılaşmaya karşı büyük mücadeleleri vardı ve bunu seviyordum. Bana göre de sorun, Batılılaşma adına kendimize yabancılaşmamızdı. O yüzden kendi alanımda okumaya yöneldim. Bunu bir ara Kamil Beye de söyledim. Mesela “Gazali’nin İhya’sını hala okumamış olmak eksikliktir” dedim. Ve ona önce son bölümü okumasını salık verdim. Birkaç gün sonra bana dedi ki:

- Abi sen bana ne yaptın öyle? Elim kaleme gitmiyor. Ne yazsam, ne yapsam, niyetimi sorguluyorum. Ahiretteki değerini sorguluyorum. Elim ayağım döküldü.

Kamil Beyin yazıları sağlamdı. Şiirinden çok nesrini beğenirdim. Yazılarını zevkle okurdum. “Köy Yazıları” kitabını içer gibi okudum. Sanırım bazı şiirlerini yayınlamadan önce bana okurdu. Bu arada Nedim Ali ile birliktelikleri oldu ve bu iki taraf için de bereketler getirdi. Nedim Ali okuyup yazıyor, ilçede yeni gençleri yazmaya teşvik ediyordu. Kamil Bey de onun fedakârlıklarıyla “Andırın Postası” gazetesinin edebiyat eki olan “İkindi Yazıları”nı o dünyaya meccanen dağıtıyordu. Öyle ki, bu haftalık dergiye dışardan da yazılar gelmeye başladı. Kendinden söz ettiriyordu artık. Bir fidelik olmuştu kimi yeni yazmaya başlayan gençler için.

Kamil Bey bizim tanıştığımız ve birlikte olduğumuz yıllarında keskin bir İslamcı, hatta “devrimci” idi. Coşkulu idi. İlginç hutbeler okurdu. Bir sayfalık hutbelerdi bunlar. Edebi bir üslup, üst perdeden tonlu ve uyarıcı yazılardı. Bazen bir sayfalık kısa bir sure veya bir kaç ayet mealleriydi. Bunu da güzel okurdu. Fakat bildiğim kadarı ile İslam hakkında okuması azdı. Bu tarafı hoşuma gitmezdi. Çünkü ilmin bıraktığı boşluğu hiçbir şey dolduramazdı. Bu devam ederse insan ya sloganlarda kendini kandırır, ya da kurur giderdi.

Kamil Bey insan ilişkilerinde başarılıydı. Rahat iletişim kurar, arkadaşlıklarını rahat çeşitlendirirdi. Tabi o yıllar malum anarşi ve terörün kudurduğu yıllardı. O yıllarda Ankara’ya gidip gelirdi sessizce.

Kamil Beyin evliliği de ilginçti. Bizim lisede ben tavsiye etmeden, sadece anlattıklarımdan hareketle kendileri karar vererek başını örten birkaç kızımız vardı. Benim bu konuda açık tavsiyemin olmamasının sebebi, üzerlerine binecek ağır yükler ve ağır sorumluluklardı. Acaba buna katlanabilecekler miydi? Bu konuyu daha önce yazmıştım, hatırlatıp geçelim.

Bu kızlarımızdan birisi de, değerli insan Yusuf Efil Beyin kızı idi. Dağılmış bir ailenin kızı olmak gibi bir tarafından vurgun yemiş bu ahu gözlü zarif kızımız, haliyle bir ceylan kadar nahif, hassas ve ürkekti. Bir kelebeğin kanadı kadar narin, hiçbir kahır taşıyamayacak kadar zayıf ve kırılgan bir yapıdaydı. Onun zalim eller tarafından sırf başörtülü diye hoyratça ezilmesi, benim kalbimi yerinden söküyordu. Onu da, kız kardeşini de çok seviyordum. Bir de Elif vardı yanlarında, bunlar benim kahramanlarımdı. İşte böyle duygular içindeyken bir gün Kamil Bey heyecanla bana geldi.

- Konuşmamız lazım!

- Konuşalım. Memnuniyetle.

- Ama çok özel!

- Olsun çok özel.

Biz de çok özel bir yerde baş başa konuşmaya başladık. Hanım ve çocuk üşümesin diye sobalı odayı onlara vererek, başka bir odada üstümüze yorganı çekerek konuşmaya başladık. Kamil Bey âşık olmuştu. Anlatıyor, anlatıyordu. Buz gibi Andırın soğuğunda yordan altında açıldıkça açılıyordu. Bense memnuniyetle dinliyordum. Ama bu arada bazı engeller vardı. “Ne yaparız?” Diyordu. Ben aklıma geldiği gibi o engelleri kimseyi kırmadan sabırla aşabilmenin yollarını söyledim. Düşüncelerimi kabul etti. Sonunda bizim ahu gözlü ürkek ceylanımızla evlendiler.

Düğünlerinde gelini evinden alarak Maraş’a getirdik. Babasının evinde oturup neşeyle konuşurken önümüze tabak tabak kabarcık üzümü kondu. Müthiş bir görünümü vardı mübareğin. Ben iştahla birkaç hetif almıştım ki, tam karşımda oturan Necip Nurdoğan abi üzüme bakarak, “Maşallah, ne güzel bir nimet! Tam selametçi ağzına layık!” demesin mi? Orada bile partisini düşünen bu dava adamının sözüne herkes gibi ben de güleyim derken, ağzımdaki iri hetif genzime kaçmasın mı? Çocuk gibi burnumun akmasına mı yanayım, çıkarmak için burnumu sıkıştırmama rağmen çıkmamasına mı yanayım, gülmemin yarıda kalmasına mı yanayım bilemedim.

Kadere bakınız ki, eşinin kız kardeşi olan öğrencim ile de kendi kardeşi merhum öğrencimiz Feramuz Bey evlenmişti. Buna da ayrıca sevinmiştik. Tabi sevinçler ve hüzünler gece ve gündüz gibi birbirini takip ederler. Zaman denilen mevhum bir mefhumu oluşturan bu peş peşe gidiş gelişler kim bilir bu köhne dünyanın ne alışıldık sürprizlerine gebedirler. Bu sevinç ve kederlerin istikbalde ne acılara inkılap edeceini, insana ne saadetler veya felaketler yaşatacağını, iş başa gelmeden nereden bileceksin?  

Biz bu arada ayrıldık Andırın’dan. Dolayısıyla Kamil Beyden de. Sonra uzaktan takip ettim onu. Yüksekokulunu bitirmiş, Çankırı’da bir okul ile başlayan eğitim macerası Andırın Lisesi müdürlüğüne, sonra Ankara Liselerine sıçrama, oradan da tanıdığı bürokratların da yardımı ile üst düzey görevlere yürüme ile devam etmiştir. İzmir ve Ankara Milli Eğitim Müdürlükleri önemli mevkilerdir.[1]Akif İnan Beyle sendikacılık yaptı. Oralarda da değişik maceralarını duyduk. Üst düzey makamlara erişmek zor olduğu gibi, devam ettirip oralarda kalmak da bir hayli zordur ve insanı maddî ve manevî yıpratır. O bunu nasıl başardı, bunun için ne acılara, ne çilelere katlandı, hayatından ne gibi tavizler verdi, uzaklarda kalan bir dost olarak bunları bilemiyoruz tabi. Hem İslamcı hem devrimci bir kimlik oralarda nasıl barındı, bunlar ne derece bilendi veya aşındı, oturup konuşma imkânımız olmadığı için bunları bilmiyorum. Ancak duyduğum bir durum beni çok yaraladı. Yüreğim yerinden oynadı sanki. Dua ettim. Elimden başka ne gelirdi ki!

Bu arada eserler veriyordu. Bir gün Maraş kitap fuarında gördüm onu. Benim standımın az ötesinde, dört beş arkadaşı ile muhabbeti bol oluşu gülüşmelerinden belli bir sohbete dalmıştı. Etrafına bakınırken bana da şöyle bir baktı ve anlamsızca başını arkadaşlarına çevirdi tekrar. Kafasına takılır ve tekrar bakar diye bekledim. Bakmadı. Sakallıydım. Kiloluydum. Beni tanımamasını normal gördüm. “Acaba nereden tanıyorum?” gibisinden hiç mi kafasına hiç mi takılmaz?” diye biraz daha bekledim, olmadı. O zaman kalktım, yanlarına kadar vardım ve selam verdim. Aralarından birisi “Aleykümselam Cemal Abi” deyince, Kâmil Bey aniden değişti. Döndü ve gülerek kendisine bakan eski dostunu kucakladı. Ayaküstü hasbihal ettik. Tekrar görüşmek temennisiyle ayrıldık. O zalim hastalığın bizi bu dünyada temelli ayıracağını nereden bilebilirdik? Bir gün gazetelerde okuduğumuz bir haberle elimiz ayağımız hüzünle döküldü. Ona da, daha erken giden Feramuz kardeşine de Fatihalar okuyarak dualar ettik. Geride sadece bir merakımız kaldı, “Acaba yaralı ceylanımız ne yapıyordu?”

Evet, geride Köy Yazıları, Yük, Hayat Kaç Köşeli, Hayatın Şiire Sığmayan Yüzü, İçimizin Yıldızları, Kısık Vadisi, Arta Kalan gibi kitaplar bırakan o dostun şimdi eserlerini okuyarak, arada bir www.kamilaydogan.net sitesine girerek yâd etmeye çalışıyorum. Allah rahmet eylesin, ruhu şiir dolu esintilerle serinlesin inşallah berzah âleminde. Elbet bir gün buluşacak ve yetmişli yıların sonları başta olmak üzere bol bol konuşacağız birlikte yaşadığımız macerayı.

 ----------------------------------------------------------------------------

Kamil Beyin eğitimci hayatı kısaca şöyledir: Çankırı´da Türkçe öğretmenliği (1981-1984) Kahramanmaraş Andırın Lisesi Müdürlüğü (1984-1986) Ankara Çankaya İncesu Lisesi Müdürlüğü (1986-1987) Ankara Çankaya Kurtuluş Lisesi Müdürlüğü (1987 - 2003) yaptı. 8 Mayıs 2003 tarihinde İzmir Milli Eğitim Müdürü olarak göreve başladı. 10 Ekim 2008de Ankara Milli Eğitim Müdürlüğü görevine başlayan Aydoğan, 29 Ocak 2015te Nürnberg Eğitim Ataşesi olarak atandı. 09 Mayıs 2018 tarihinde hayata veda etmiştir.


Yorumlar - Yorum Yaz