• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

                        Çok uzaklardasın babam,
                        
bahtın, acıların selinde savurmuştu seni,
                        
şimdi de beni.


ANLADIM Kİ ‘gariplik’, çocuklukta yaşanmış ani travmalar, derin korku ve kaygılar ve yoksulluğun iflah etmez baskılarıyla oluşmuş bir karakterdir.

Bir kişiyi tanımak istiyorsanız, çocukluğuna bakınız.
Kendinizi tanımak istiyorsanız, çocukluğunuza bakınız.
Sevgiye, ilgiye, ekmeğe, şefkate, güvene, her neye ‘muhtaçsanız’ çocukluğunuzda, ömür boyu muhtaçsınız demektir.
Çocukluğunuz, yüreğinize takılmış demir bir halkadır; çıkartamazsınız.
İnsanların karakterinin şifresi çocukluğunda gizlidir.
‘Gariplikle’ geçmişse çocukluğunuz, ‘garipsiniz’ demektir ömür boyu.
Yüksek mevkiler edinmiş ya da zengin olmuş olabilirsiniz; bu, bir şey değiştirmeyecektir.
Aslında herkes, çocukluğundaki boşlukların peşinden koşmaktadır.
Ama peşinden koşulan şey, asla yakalanamayacaktır.

                     Çok uzaklardasın babam,
                     Tut ki, gariplik düşmesin bedenimden ve
                     
derin çocukluk acılarından memnunum ben.

Biliyor musun ruhumu ve duygularımı mengeneye veriyor, sıkıyorlar baba.

Ruhum kanıyor baba, aklımı kurtlar parçalıyor.
Biliyorum uzaksın, ama beni hissediyorsun değil mi?
Gecelerin karanlığında sana tutunabilir miyim baba?
Ah baba! Hangi rüzgârlarda savrulduğunu oğlunun, hangi acımasız duyguların ayaklarının altında ezildiğini ve hangi fırtınalara yenik düştüğünü bir bilsen.
Bir bilsen, hayatının her zerresinde yaşanmış bir çılgınlığın ve savrulmuş yüce dalgaların acılarıyla yola koyulmak ne güç iştir baba.
Oğlunun isyankâr dalgaları dağları devirecek baba.
Ah baba, baba, bir bilsen oğlunu her sabah mengenelerinde sıkıp sıkıp kenara atıyorlar.
Üzerine basıp geçiyorlar baba.
Öyle de çoklar ve öyle de güçlüler ki!
Mengeneyi bilirsin, acıtıyor işte baba.

Ruhumu mengeneye verenleri sana şikâyet ediyorum baba.
Çiçeklerimi kopartanları ve güneşimi karartanları,
Tok ve sevimsiz sesli aşağılamaları,
Kibirle bakanları kaşlarının altından,
Küçük görenleri,
ve küçük düşürenleri,

Ve kendimi,
en çok kendimi,
sana şikayet ediyorum baba,

Dost olmadan, dost görünenleri,
Zayıflıktan yararlananları,
Tahrikleri,
Gücümü aşanları ve uyutmayan duyguları,

Kin ve haset duyguları gözlerinde ve yüzlerinde pis bir yara gibi,
soğan gibi
kokan
bazılarını da,

sana şikayet ediyorum baba.

ADAMI ve onun ardından çekiştirdiklerini ve onunla yüzyüzeyken çok iyi görünüp, ayrılınca ardından çekiştirenleri, sana şikayet ediyorum baba.

ADAMI ve ADAMLARI bilir misin baba?

Temiz ruhunda ve vicdanında, bu tür insanların olabileceklerine dair bir ihtimal var  mıdır bilemiyorum ama, hayat selinin içinde her çeşit insan akıyor işte babam.

Denizler yanıyor babam ve alevler donuyor, kuşlarsa beyaz kurdelalar gibi savruluyor ve babam ve içimdeki hıçkırıklar bizim denizimiz oluyor ve ben boğuluyorum ve aklım ağır bir yükün altında ve kerpetenlerle sıkıyorlar ve ayaktayım işte babam.

ADAMI anlatayım sana:

Yanından ayrılan herkesin arkasından konuşur ve herkesi küçümser.
Kendisi yoksa, başkaları da yoktur.
Herkesi; dayısını, amcasını, yeğenini bile kıskanır.
Durmadan konuşur ve sadece kendisi konuşmak ister.
İftira atar tereddütsüz.

Yüzünde esmer cinler dolaşır ve
işte bir fare uyanır uykusundan ve korkak bir böcek olur
az biraz diklenince karşısındaki.

Ve benim beynimde cinler cirit atar

Ve benim aklımda denizler yanar, yine yanar, durmadan yanar.

Ve yüzünde cinler dolaşır ADAMIN,
Ve ben babama sığınırım,
babamın avuçlarına sığınırım,
babamın avuçlarını açtığı yere sığınırım.

ADAM, yıkamaz o vakit beni.

Ve ADAM,
çok kızar bana, 

ADAM kızar bana yalnızken,
Koltuklarda otururken,
akşam olup giderken evine en mutsuz yürüyüşüyle, girerken daha yatağına, kızarak karısına
ve kızar bana ADAM
en anlamsız yerlerde.

Çünkü, değişmez karakteri insanın.

Daha ilk günü bayramın,

Dostlarıyla biraraya gelince bugün bayramdır diye,
Önce ADAM kızdı, sonra diğerleri kızdılar bana, uzun uzun  konuştular hakkımda,
Tek tek kızdılar,
Kendilerince nedenler buldular kızmak için ve haklıydılar kızmakta,
doğruydu delilleri de aslında.

Ama kızmak istedikten sonra insan,
bulurdu herkeste bir kızılacak yan,
kızmamaktı asıl önemli olan,
durmadan kışkırtsa bile içindeki şeytan.

Zor iştir büyük insan olmak!


14 ŞUBAT 2005, PAZARTESİ, İZMİR. BÜROKRASİ kazanı sıcak, kaynayıp duruyor.

Bu bir irade savaşıdır, dayanırsan, kalırsın. Tabi ki, ayrıca, önüne konmuş bir hesap var: değer mi, değmez mi? Hep böyle olmuştur; kolaya kaçanlar, ‘dayanmaya, yıpranmaya değmez’ diyenler kendilerini kandırarak, kaybolup gitmişlerdir.
İki nedenle güçlü olmam gerek: Birincisi hata yapmadım; ikincisi de kaybedecek neyim var, zaten çocukluğum, gariplik zincirini takmış yüreğime.
Belki de üçüncüsü daha önemli: her şeyi günlüğüme kaydediyorum; adaletli bir şekilde.
Torunlarımı üzmek istemezdim.


5 MART 2005 CUMARTESİ, İZMİR. Bakanlık müfettişleri tam dörtbuçuk saat ifademi aldılar.
         
Öğrendiğim şey çok basit: Bütün kusurlar bendedir.

Hiç kimse, durup dururken, kafasında kurduğu bir oyunu sana uyarlamıyor.

En fazla abartıyor.
Ya da senin hatandan yola çıkarak, başka şeyler de ekliyor.
İşin içine seninle ilgili hesabı olanlar, bu durumu ’değerlendirenler’, fırsat kollayanlar, çekemeyenler, kıskananlar ve en önemlisi de, hayatın yalancı yanı giriyor.

Kafam karmakarışık.

Şikâyetler, dedikodular, mutsuzların çıkardığı karışıklıklar karşısında ne yapmalısın?
Hiçbir şey olmamış gibi davransan, ‘korkak ve açıkları olduğundan susan’ kişi gibi algılanıyorsun ve daha çok üzerine geliniyor.
Aynı yöntemlerle saldırsan, esas yapman gereken işlere zaman ve enerji harcayamıyor, vicdan azabı çekiyorsun.
Çekip gitsen, çözüm değil; kim kazanacak?
Kalıp gölgelerle savaşsan, ömrüne yazık.

Yanımda iki görevli, asansörden inerken, onların farkında bile değilim.
Onlar ki, belki benim can dostlarımdır, bilmiyorum.
Hiçbir rütbe ve beklentisi olmayan; bilgileri sadece yüreklerinin sesiyle sınırlı bu insanlar, benimle ilgili, kimbilir ne düşünüyorlar.
Hayatın yalancı yanı: sırdaşım benim.
Sıradışım, arkadaşım benim; ama işte akıp gidiyor.

AMA,
en sonunda kaynak sensin ve senin kusurlarındır belirleyici olan.

Kuşkusuz bir savaşın içindesiniz ve tarafsınız!

Birileri seni yenmek, devre dışı bırakmak, güçsüzleştirmek isteyecektir. Bu doğaldır da!
Meydan, sadece sana ait değildir.
Üstelik en çok gelip geçilen yerine de oturmuşsan meydanın, gelip geçenlerin sana çarpmaları doğaldır.
Bunlara katlanacaksın.
Liderlik katlanma yeridir.
Hatta ezilme yeridir liderlik.
Konumun, yükün büyüdükçe daha çok ezileceksin.
Seyirciler başka türlü görseler de, acı çekme yeridir yukarılar.
Çıktıkça artacaktır acıların.
Canın acısa da, tahta saplı kör bir bıçağı yüreğine saplayıp dursalar da, katlanacaksın.

Liderlik suçlamak değil, haykırmaktır korkusuzca: tüm kusurlar bendedir diye!